Gitmeyin! Şimdi beni dinleyeceğinizi bilsem, yazıyı burada keserdim. Ama ”hadi oradan!” sesleri kulağıma kadar geldi. O yüzden detaylı detaylı anlatacağım. Tabi ilk kelime sizde ”Amsterdam kötü şehir” algısı yaratmasın. Mükemmel bir şehir. Ancak sevgili ile bir daha gider miyim? Asla… Gençleri toplar gider miyim? Mutlaka…

Amsterdam, işim gereği sık sık ziyaret ettiğim bir şehir. Ancak öyle yoğun bir programla hareket ediyorum ki, ”Amsterdam kurdu oldum, sokak sokak bilirim” desem yalan olur. Zaten iş seyahatlerinde zaman ayırıp geceleri gezseydim, bu yazıyı yazabilecek bilgi birikimim olmazdı. Denemezseniz öğrenemezsiniz. Ama öğrenmemek gerekiyorsa da denemezsiniz.

Benim için çift gitmeye uygun olmayan unsurlar, bazılarınız için fantezi fikri oluşturabilir. Buna karışmam. Yazıyı okuduğunuzda belki de, sevgilinizle bilet bakmaya başlayacaksınız. Sonuçta bu da bir fayda sağlama yöntemi. Her türlü fanteziye uygun konsept bulabiliriz.

Artık bir çok Türk, Amsterdam gibi Avrupa’nın etiket şehirlerini gördü, özümsedi. Ancak gitmeyenler için bazı uyarıları yapmak boynumuzun borcu olsun. Bu uyarıların mizahi bir boyutu olduğunu da vurgulamakta fayda var. Sonuçta sizler vizyonu geniş, bilgi ve deneyim sahibi insanlarsınız. Olumsuzluklar sizi etkilemez, canınızı sıkmaz. Ben aslında kendi deneyimlerimi ve yaşadığım sıkıntıları sizlerle paylaşarak bir nevi dert yanacağım.

Amsterdam uçakla yaklaşık üç saat kırk dakikada ulaşılabilecek bir şehir ve havaalanının ismi Schipol. Uçaktan iner inmez pasaport kontrol için yürümeye başlıyorsunuz. O da ne? Sarışın tombulca bir ablamız yürüyen topluluğu başlıyor sıraya sokmaya. Sizi ip gibi dizdikten sonra sizi alıyor bir düşünce… ”Geziye mi geldik, Hollanda askerine mi teslim oluyoruz?” O sırada yaklaşık otuz metre ilerideki ”EU” ve ”All Passports” tabelalarını görünce kendinize geliyorsunuz. Tabi ki üçüncü sınıf vatandaşlar olarak bu sırayı bekleyeceğiz. İyi de, tabelası var, pasaport kontrol kulübeleri gözükmüyor. Hemen tutuyorsunuz tombul sarı ablamızı kolundan ve soruyorsunuz; ”Pasaport kontrol noktası nerede?” Kendisi de pek normal bir olaymış gibi, kontrol noktasının şu anda dolu olduğunu, o yüzden önce burada beklememiz gerektiğini tatlı tatlı anlatıyor. Tutup o kırmızı yanaklarını sıkıştırasınız geliyor (!). Öyle tatlı… Anlayacağınız sıraya girmek için sıra beklediğiniz bir uluslararası havaalanından bahsediyorum sizlere. Yaklaşık iki saat sonra pasaport memuruna ulaşıp, damgalanabiliyorsunuz. Sonrasında al bavulunu ve Amsterdam şehrine hoşgeldiniz!

Hani yıllarca gurbette yaşayıp, memlekete dönünce havasından derin bir nefes çeken insan figürü vardır ya, işte bu Amsterdam ahalisi eğer müptezel değilse bu klişeyi yaşamıyordur. Daha havaalanında ot kokusu buram buram her yeri sarmış. Tutuyorsunuz sevgilinizi elinden, ”yemişim metrosunu, otobüsünü, iki saattir sırada ayaklarım şişti, binelim bir taksiye” deyip, Uber uygulamasından çağrınızı yapıyorsunuz. Taksi şoförü çok büyük bir ihtimalle bir Türk olacaktır. Türk değilse Fas vatandaşıdır. Pasaportumdan kontrol ettim. On yedi defa Amsterdam’a gitmişim. Daha bir Hollanda’lı taksi şoförüne denk gelmedim.

Amsterdam şehir merkezinde butik oteller var. Geceliği yüz euro civarında bir fiyata iki kişi gayet rahat edersiniz. Kanallar çevresinde kalmayı tercih edin derim. Hem dolaşması rahat oluyor, hem de resimlerdeki şirin Amsterdam evlerinde kalmış oluyorsunuz. Yoksa aynı fiyatlara şehrin dışında çok lüks oteller de bulmak mümkün.

Buraya kadar pasaport kontrolünde saatlerinizi harcamanızı ve sevgilinizin ”ayaklarım şimdi” diye bık bık konuşmasını saymazsak çok da olumsuz şeyler yaşamadınız. Mesele zaten bu andan sonra başlıyor. El ele tutuşuyorsunuz sevdiceğinizle, hava kararmış, Amsterdam ışıkları kanalların üzerinde romantik bir aks yaratmış. Renk tonu git gide kırmızıya çalıyor. Kırmızı rengin romantizmi daha yukarılara taşıyacağını beklerken o da ne? Redlight District. Camların üzerinde kırmızı ışıklar, içinde ise deri iç çamaşırı giymiş hayat kadınları. Sarışın, esmer, siyahi, şişman, çekik gözlü, uzun boylu, her zevke göre kadınlar. Şimdi diyeceksiniz ki; ”arkadaşım bu durumu dünyada bilmeyen yok, sen ilk defa mı görüyorsun?” Hayır tabi ki. Ne göreceğimizi biliyordum, ama bu kadınların bir anda kapıyı açıp sana dokunacaklarını bilmiyordum…

Yerimden sıçradım resmen. Diyalog da şu şekilde gelişti; – Hayat kadını : ” İçeri gelsene” – ben ” Görmüyor musun sevgilim var.” – Hayat kadını : ”O da gelsin…” (!) Baktınız ki lafla yenemeyeceksiniz kadını, başlıyorsunuz uzaklaşmaya. Yanınızdaki beş karış suratı görene kadar da gayet ahlaklı davrandığınızı da düşünüyor olabilirsiniz. Ancak duyacağınız cümle şu olacaktır; – Sevgilim : ”Nasıl baktıysan artık, kadın odadan dışarı çıktı!!!

Hafif tripli bir aurada yürümeye devam ediyorsunuz. Her yer coffee shop denen dükkanlarla dolu. En turistik olanının adı da ”Bulldog”. Ot satıyor bu dükkanlar. Alıp gidersiniz, ya da oturup içersiniz. Keyfinize kalmış. Peki ya yanınızda sevgiliniz varsa? Çünkü sana ”deneyelim mi?” diye soruyor. Şimdi arkadaşlar, daha biraz önce bir seksen boyunda beyaz tenli, siyah saçlı bir hayat kadınına yok demiş adamım ben. O otu içtikten sonra, yüzünde o eblek gülümsemeyle aynı sokaktan dönerken, sizce mantık çalışacak mı? Hatta sevgilin de içti bu mereti. Sence aynı tribi atacak mı? Gözünü açtığında nasıl bir ortam hayal ediyorsun? Güzel mi? O zaman sen sevgilinle mutlaka gitmelisin. 🙂

Yukarıda anlattığım olasılık, zaten bu ota alışkın ve mantığını koruyabilen insanlar için geçerli değildir. Ancak ben, çok fazla içmediğim için, bu senaryonun yaşanma ihtimali yüksekti. Bildiğim kadarıyla sevgilimin de böyle bir alışkanlığı yok. O yüzden ”ite bulaşacağına çalıyı dolaş” dedim ve içmeden yolumuza devam ettik.

Köşeyi bir dönüyorsunuz karşınızda ”sex theatre”. İçeride canlı performans sergiliyorlar, sen de oturup kültürel aktivite niyetine izliyorsun. Tiyatro sonunda oyuncuların yaptığı seyirci selamlamasını bunlar da yapıyor mu çok merak ediyorum. Bir de selamlama önleri dönük şekilde mi arkaları dönük şekilde mi bende hala merak konusu. Ya sabır çekip yolumuza devam ediyoruz.

İşte tam karşımızda kocaman bir vitrin! Vitrinin üzerinde ışıklı bir tabela. ”Sex Shop” Tamam, biz de sex shop kavramına yabancı değiliz, sonuçta İstanbul’da da binaların üçüncü katında falan bu tabelaları görüyoruz. Ama benim derdim zaten tabelayla değil. Vitrinle. Şimdi soracağım; Ey ilgililer, Ey Hollanda hükumeti, Ey Hollanda Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu vitrindekiler nedir? otuz beş santimetre boyunda bir cismi siz vitrinin göbeğine neden koyuyorsunuz? Koyulmasına neden izin veriyorsunuz? Bir de bu konu açılınca ben bu ”koyma” kelimesine neden bu kadar takıldım? Olan var olmayan var. Siz algıyı neden başka bir seviyeye taşıyorsunuz? Zaten bu insan boyutu değil, zaten kadınlar da kısrak değil. Siz ne yapmaya, nereye varmaya çalışıyorsunuz?

Vel hasılı kelam, gitmeyin arkadaşlar bu Amsterdam’a. Biz toplum olarak tabuları olan bir milletiz. Kültürel dokumuzu korumamız lazım. Bir de sen onu neden vitrine koyuyorsun arkadaş, müptelası varsa girsin içeride baksın!

Sevgiler… SKR

2 Comments

  1. Ali Haziran 10, 2019
    • admin Haziran 10, 2019

Leave a Reply